Monday, October 9, 2006

Haftasonları güzeldir




Serin başlayıp güneşe ve güzel havaya teslim olan haftasonunun içinden koşarak ve uçarak geçtim, birden Pazar akşamı oldu ne olduğunu anlayamadan. Hani eskiden beri insan Pazar akşamları bir huzursuz olur hep, sanırım küçücük öğrencilerken ertesi sabaha olan bütün ödevlerimizi nedense hep Pazar akşamına bırakıp sonra da endişelenmemizden kaynaklanan bir 'Pazartesi sendromu' bu. Hiç bir zaman eve Cuma akşamı erkenden gelip bütün ödevlerini bitiren örnek öğrencilerden olamadım zaten. Cumartesi günü de çizgi filmler, süt ve kurabiyelerle geçer, Pazar sabahı banyosu, kahvaltı rehaveti ve kardeşimle oyunlardan sonra bütün ödevler ille de o meşum Pazar akşamına kalırdı. Ertesi güne yetiştirilecek her şeyin endişesi üzerimde, annemin mutlaka Pazar öğleden sonraları yaptığı ütünün buharı evi doldurmuşken, kitaplarım ve defterlerimle masamın yolunu tutardım. Sanırım benim neslimde olan çoğu çocuk Pazar akşamı endişesi ve stresini o ütü kokusuyla özdeşleştirmiştir bilinçaltında, neden bilmem.. İşte başka bir kültürde yetişmiş bir insana anlatılamayacak bir ayrıntı: bir Amerikalıya bir Türk ailesinin tipik bir Pazar günü nasıl anlatılır acaba? Bazı şeyler, ancak ortak kültürel dilde ve o kültürün oluşturduğu arkaplanda anlatılırsa anlam kazanıyor.

Haftasonuma dair güzel ayrıntılar:




Gael Garcia Bernal'li şeker film 'The Science of Sleep'. Bir rüya gibi güzel, pamuk şekeri gibi tatlı, yumuşak, kırmızı uçan balon kadar eğlenceli ve çocuksu, bir masal gibi büyüleyici ve sihirli bir film.. Gael Garcia Bernal'i hiç bu kadar sevimli bir rolde görmemiş, hiç bu kadar sevilesi bulmamıştım. bir film bu kadar neşeli ve aynı zamanda duygusal olamaz.. çok güzeldi gerçekten. Zaten 'Eternal Sunshine'ı da çok sevmiştim, Michel Gondry'nin bu filmi ondan da daha yaratıcı ve eğlenceli geldi hatta.



Cumartesi günü ders çalışmakla ve aç mideyle sessiz geçen günün ardından sevgili dostum G'nin kurduğu sofra, çorba, fasulye yemeği, pilav, mantı, tıkabasa yemek ve keyifli sohbet, bardak bardak çay, dedikodular...:)



Sadece Keanu Reeves'i çok sevdiğim ve kötü olacağını bile bile inadına izlediğimiz 'The Lake House' filmi.. Bol mısır patlağı, soslu mısır, Klondike dondurmaları ve Perrier maden suyu bolluğu içinde ve önce endişeli yorumlar, tahminler, sonra kahkahalar eşliğinde battaniyeler altından izlediğimiz bu film sadece Chicago'da çekildiği için bile izlemeye değerdi aslında, haksızlık etmeyelim. Yalnız izlerken o kadar çok yiyip içtim ki gecenin yarısında bir maraton koşusuna çıkabilecek kadar kalori biriktirmiştim! Mide fesadı geçirmediğime şaşırıyorum.



Gülümseyen ve keyif yapan, dünyanın en yumuşak tüylü kedisi Murka..Ve burada sürekli hareket etmelerinden dolayı hepsini fotoğraflayıp gösteremediğim çetenin diğer üyeleri Poli, Cookie ve Şanslı.. The Three Musketeers gibiler, aslında 4 taneler ama 4.sü her zaman ortaya çıkmıyor, sadece yemek yemek söz konusu olduğunda utangaçlığını yenebiliyor kendileri. Çete, kapıdan girdiğimizde etrafımızı sarıp bizi karşıladı, sonra sarıldım teker teker bütün üyelerine..Bu kadar tatlı şeyler olamaz gerçekten.




Bu sabah aile dostumuzun arkadaşlarının evinde inanılmaz bir Michigan gölü ve şehir manzarası eşliğinde yediğimiz brunch, ettiğimiz güzel sohbet ve ardından gelen bir fincan çay ve sıcak brownie üstü vanilyalı dondurma.. Hmmm, sanırım bu haftasonu sürekli yemişim ben:)



Chicago'nun uzaktan görünen Skyline da denilen silüeti. Bu şehri seviyorum gerçekten. Özellikle bugünkü gibi güneşli ve güzel havalarda daha da çok seviyorum!



Ne zamandır görmediğim arkadaşım A. ile Chicago'da en sevdiğim kafelerden biri olan Cafe Iguana'da yeşil çay eşliğinde sohbet, keyif.. Bu arada bu kafe adını kocaman bir camekan içinde beslediği gerçek devasa yeşil iguana'sından alıyor! Çoğunlukla saklansa da bazen ortaya çıktığında görebiliyoruz ünlü iguanayı oraya gittiğimizde. Kafenin ortamı, yemekleri, krepleri, salataları, içecekleri çok iyi. Daha önceden buraya ders çalışmak için gelmiştik. Amerika'da kafelere gidip tek başına ya da arkadaşlarla oturup ders çalışmak gibi bir gelenek var. Herhangi biri Türkiye'de bir kafeye gidip tek başıma oturup kitap okumaya başlasa herhalde herkes dönüp dönüp bakar ve çok garipser bu durumu. Burada bu çok normal karşılanıyor ve insanlar laptoplarını ve kitaplarını alıp saatlerce kafelerde tek başına oturuyor çoğunlukla.

Şehirden dönüp eve adım attıktan hemen sonra gelen bir telefonla tekrar yollara düşme, taze ekmek ve balık üstü limondan oluşan, sevgili dostumun hazırladığı sofrada (yine!) tıkabasa yemek, tekrar uzun sohbetler, fotoğraf kitaplarına ve albümlerine dalma, siyah-beyaz fotoğrafın büyüsü, Camera Obscura tekniğini öğrenişim, güzel akşam...


Sonunda haftasonunun bana sunduğu bütün bu güzel anılardan yorgun düşüp Pazar akşamı mahmurluğuna yenik düşüşüm.. Yarın yeni bir hafta başlıyor. Günlerimiz mutluluklarla dolu olsun!

3 comments:

  1. Hey! Nice blog! I need to read it more often. It will surely help out with my Turkish--which I am forgetting :(

    ReplyDelete
  2. Anonymous7:10 PM

    Bir de Bourgeois Pig diye bir cafe De Paul taraflarinda. Guzel sandvicleri ve cesit cesit caylari var. Yalniz menuyu hatirladigim kadariyla tebesir ile tahtaya yazmislar, ilk gittiginde insan biraz zorlaniyor ne sececegi konusunda. 735 W. Fullerton.
    Ust kata cikip saatlerce de ders calisabilirsin.

    -Mehmetcan
    http://www.centerstage.net/restaurants/bourgeois-pig.html

    ReplyDelete
  3. Evet Bourgeois Pig'e de birkac kez gidip ders calistim, oradaki menudeki sandviclerin her birinin ismi unlu bir edebiyat eserinin adiydi diye hatirliyorum, mesela The Old Man and The Sea diye bi ton balikli sandvic vardi galiba, gercekten de cok yaratici bir bulus:)

    ReplyDelete